Yarattığın dünyadan ibaretsin, ne bir eksik ne bir fazla.

31 Aralık 2009 Perşembe

2010 geliyormuş



Çok şaşıracaksın 2010.
Seni, Ankara'da teyzemlerle beraber karşılayacağız.
Hoş mu geldin, boş mu, bakacağız.
Benden sana tavsiye, sakın suratsız gelip de, keyfimizi kaçırayım deme.
Bizi peşinden sürüklemeye kalkma. Ne o öyle atlı kovalar gibi geçip gitmeler?
Adam gibi gel, adam gibi git.
Kendini ne ilk bil, ne de son.
Hiç acımamız yok, fena harcarız seni.
En fazla 12 ay ömrün var.
Sonra, bana söylememiştiniz deme 2010.

Yeni yıl herkese bol kahkaha, bol neşe, bol gülmece, bol para, bol ama çok bol sağlık getirsin. Herkesin yeni yılı kutlu olsuuuuuun!

30 Aralık 2009 Çarşamba

Zeynep gibi hisseden herkesi gülümsetecek ama ciddi bir öneri

Sevgili Zeynep,

Umarım kızmazsın, yorumuna buradan yanıt vermeme. Daha fazla demokrasi söylemiyle yapılanlar ne benim yazdıklarımla sınırlı, ne de daha az, hepimiz biliyoruz ve bunu bilmek acı veriyor. Midemizde taş varmış gibi hissediyoruz, kalp krizi geçirirmişcesine bir sıkıntı içindeyiz. Ama, asla ve asla gözlerimizi sımsıkı kapatamayız. Bunu kendimiz veya gelecek nesiller için değilse bile, Kurtuluş Savaşı'mızın daha başlarında şehit verdiğimiz Yarbay Nazım (15 Temmuz 1921), Yüzbaşı Fehmi (27 Ağustos 1921), Yüzbaşı Basri (10 Eylül 1921), subaylar, çavuşlar, onbaşılar, erlerimizin, Ahmet Taner Kışlalı'dan Bahriye Üçok'a daha nice aydınlarımızın ve  Mustafa Kemal Atatürk'ün hatırına yapamayız. Yapmamalıyız. 

İstemiyorsan yorum yazma, ama, bizi bırakma, tükenme, 'bitti' deme; hele ki sen, hiç yapma bunları.

Senin de hoşuna giden, birlikte güldüğümüz fikrimi hatırla. İstiyorum ki, ümitsizliğe her kapıldığında 'CUMHURİYET' ol, değerini bilip de unutanlara, hiç bilmeyenlere ve seni yok etmek isteyenlere şu şarkıyı söyleyerek yeniden güçlen, ve biraz da gülümse :)


Sardı korkular gelecek yıllar
Düşündüm sensiz nasıl yaşanacaklar
Gözlerimde canlanınca yaptığın haksızlıklar
Güçlendim, herşey bambaşka olacak
Döndüm bak geldim şimdi
Bugünü aslında nasıl sabırla bekledimdi
Seni yalvarırken görmek seni ağlatabilmek
Geçmişi senden geri almak bütün ümidimdi
Olmaz artık kapı açık
Arkanı dön ve çık istenmiyorsun artık
Bir zamanlar sen de bana acımadın
Yalnız kaldım yıkılmadım ayaktayım

Yaşadım yaşıyorum
Başım yukarda meydan okuyorum hayata ve sana
Gönlüm doluyor aşkla barıştım bak hayatla
Başladım yaşamaya
Şimdi gel de gör beni bambaşka biri
Topladım dağılan kalbimin her köşesini
Ardından ağlayan o zavallı kız nerede şimdi
Gel gör beni

Sevenlere vereceğim sevgimi, herşeyimi




29 Aralık 2009 Salı

Özgürlüklerin artmasının olumlu sonuçları

25 Aralık'taki yazımda söz vermiştim, Ali Babacan'ın Bülent Arınç'a hazırlandığı iddia edilen suikast için neler söylediğini yazacaktım. Murat Yetkin'e şöyle konuşmuş:
 
"Türkiye ekonomide temel rotasını oturttu. Özgürlüklerin artması, Türkiye’de hukuk devleti ilkesinin benimsenmesi... Halk artık bu ortamı yaşadıktan sonra olumlu sonuçlarını gördükten sonra , hele hele Türkiye’nin dış profilini dikkate aldığınızda ben pek çok şeyin artık  Türkiye’de oturduğunu düşünüyorum."
Öncesi ve sonrası var konuşmasının. Ben boyalı alanla ilgili bir kaç örnek vermek istedim. Bakalım Babacan örnek verseydi, benimkilerle örtüşen olur muydu?

Özgürlükler artınca, Dolapdere'deki olaylarda kalabalığa silah doğrultan ve 'Sokakta gezen çöpçüyüm. Ekmeğime bakarım, gerginlik varmış yokmuş bana ne. Para verdiler, git sık dediler.' diyen T.G. serbest bırakıldı. Çukurova Üniversitesi Rektörlüğü öğretmenlik formasyon hakkı içim eylem yapan Fen Edebiyat Fakültesi öğrencileri için polise 'Dağıtın bunları.' dedi. Bülent Arınç ise, kendisi gibi milleti verdiği oylarla mecliste olan bir başkası hakkında 'Hele bir kadın var içlerinde(..) Çok garip bir yaratık.' dedi. Yine, özgürlükler arttığından olsa gerek, daha önce Danıştay'dan dönen köprü ve otoyolların özelleştirilmesi için geri sayım başlatıldı. SGK krizde işyerleri nefes alsın diye denetimleri azaltarak, dershane, sürücü kursu ve otelleri özgür bıraktı; denetim sayısı 729'dan 135'e indi. Deniz Feneri e.V davasında Alman savcının Türk makamlarca basılmasını istediği 12 şirketin yerinde özgürlükler rüzgarı sayesinde yeller esiyor. Özgürce tekmelendiği için omurgasının kuyruk sokumuna yakın yerinde kırık oluşan, Tekel eylemine katılan işci Ali Can Akyel, hayatta kalmayı başarırsa, belden aşağısı felçli, ama özgürlükleri artmış bir vatandaş olacak.

Babacan'ın örnekleri onlar değildir mutlaka, diyorsanız, aşağıdakiler olabilir mi, olamaz mı, siz özgürlüğünüz oranında karar verin artık.

Mehdi Eker'den Bitlis'te yardım isteyen vatandaş 'Artistlik yapma' diye, özgürce azar işitti. TİB Başkanı Şimşek'in 'Teknik olarak mümkün değil' dediği Yargıtay Birinci Başkanlık ana santralini özgürce dinlediği ortaya çıktı. Devlet Bakanı Zafer Çağlayan, Fashion Days moda organizasyonuna katılıp katılmamakta özgür olan markalardan katılmayanları özgürce fişledi. Gecekondulara oy uğruna özgürce verilen elektrik, ilim irfan uğruna İTÜ'nün Nanoteknoloji Merkezi ve Uzay ve Havacılık Merkezi'ne özgürce verilmiyor.

Kadıköy'de krizi protesto etmek için kurulan Halk Kürsüsü'nde 'Tüpümüz bitti. Banyo yapmaya arkadaşıma gidiyorum. Bu halde yaşıyoruz. Söylemek istediğim tek şey var: Allah belanı versin (...)' diyen özgürlüklerinin arttığını zanneden vatandaşa, 2 yıl hapis istemiyle dava açıldı, özgür özgür (6 Kasım, Radikal). Bir başka dava da, özgür olduğunu sanan 13 yaşındaki bir çocuğa açılmıştı, hatta seçim otobüsüne alınan çocuğun ensesinin özgürce sıkıldığı, korumaları tarafından da özgürce tartaklandığı iddia edilmişti (27 Haziran, Radikal). YÖK'ün harç zammını özgürce protesto edebileceklerini zannedip, 'Biz açız, harçlarımızı ödeyemiyoruz, siz döner yiyorsunuz.' diyen öğrenciler önce 'adaba davet' edildi civanım delikanlı tarafından; ardından polisler yaka paça gözaltına alıp karakola götürdüler. Orada bulunan vatandaşların alkış ve ıslıklı protestosu üzerine, Çevik Kuvvet bölgede güvenliği sağladı. Babacan'a sorsan, protesto eden vatandaşların(!) güvenliğini sağlamak amacıyla Çevik Kuvvet'in geldiğini söyler. YÖK'ün yeni yönetmeliği uyarınca işten çıkartılacak olmalarını protesto eden 49 İstanbul Üniversite'li asistan hakkında gayet özgürce soruşturma başlatıldı. Rize'de 'Açız, terörist mi olalım?' diye bağıran vatandaş gözaltına alındı.

Aaa, van münüt ya. Bir civanım delikanlı ne demişti, protestolar için, IMF ve Dünya Bankası'nın toplatısının açılışında? 

"Dışarıdaki protestoya kulak verelim."
 Sonrasında Taksim yerle bir olunca da,

"Dışarıdaki mağdurların, mazlumların protestosunu kastettim.(..)Eğer protesto edeceksen, gel megafonu al eline, bağır çağır."
Aman sevgili özgürlüğü artmış vatandaş, bu ortamda yukarıda yazdıklarımı da hesaba katarak sonuçların ne olduğunu gör, e mi?

Son cümle: "Türkiye'de hukuk devleti ilkesinin benimsenmesi..." diyor ya Ali Babacan, YÖK gibi önemli bir devlet kuruluşunun başında bulunan şahsın "Hukukun arkasından dolanmak" özlü sözünü tek geçerim...

Yoksa, hukuk devleti olma ilkesi bile mi özgürlük rüzgarlarına kapıldı ne?

28 Aralık 2009 Pazartesi

Minik kardeş, minik kardeş, can can caaaan

Eveeet, 1. beyin ameliyatımda kaldığımız yerden devam ediyorum.

Meğer minik kardeş can can can bana inanmayıp, Amerika'daki arkadaşlarının ve kendisinin bilumum doktor arkadaşlarını arayıp, durumu anlatınca, işin ciddi boyutları olabileceğini anlamış. Fiziksel anlamda yaşayabileceğim sıkıntıları öğrenmiş, ilaveten kişiliğimin değişme olasılığının olduğunu da. Hop deyip atlamış uçağa. Ameliyata yetişememiş ama, ben yoğun bakımda eğlenirken, o da hastanedeymiş.

Çok seneler önce, galiba 1990'lı yılların başıydı, annemle Mesoş Artur'da ikamet ediyorlardı, yaz-kış. Ben İstanbul'da babamla çalışıyorum, ablam İzmit'te çalışıyor, minik kardeşimiz de Ankara'da yüksek lisansını yapıyor. Günlerden bir gün, iş yerindeyim, telefon çaldı. Açtım. Karşımda Mesoş. Hemen anladım kötü bir şeyler olduğunu, çünkü ilk kez beni iş telefonumdan arıyor; numarasını bile bilmezdi diye düşünüyorum. Günde kim bilir kaç kez konuşurduk ama, çoğunlukla ben aradım, ya da annem. Annemin kalp spazmı geçirdiğini, hastanede olduğunu haber vermek için aramış. Tabi, ben, önce ablamı sonra Yasemin'i aradım. Ailede bir 'saklama' huyu vardı, biz çocukken. Saklanan şeyler kap kaçak olsa neyse! Sağlıkla ilgili her kötü haber saklanırdı bizden; niyeymiş, derslerimiz varmış, üzülüp, moralimiz bozulmasınmış. Ne zaman ki biz büyüdük - ne demekse artık o, herkese söz verdirdik ki, bu gibi durumlarda haber verilecek diye. Canım Mesoş.

Ablam zaten yolumun üstünde olduğu için, geçerken onu da alırım, birlikte gideriz diye planladık. Kardeşimiz de Ankara'dan otobüse atlayıp gelecek. O tarihlerde, ya Gölcük-Karamürsel üzerinden Körfez dolaşılarak, ya da Eskihisar'dan arabalı vapurla Topçular'a geçilerek Yalova-Bursa'dan İzmir-Balıkesir yoluna çıkılırdı. Ben Körfezi dolaşmayı tercih ederdim, her ne kadar yol bir geliş bir gidiş olduğundan araba, kamyon, otobüs ve TIRlar kalabalık yapsa da... Araba kullanmayı çok severdim, çok... Neyse... Yola çıkmadan önce, en eski-yakın arkadaşımla yol üstünde bir yerlerde buluştuk, evimin anahtarını verdim. Evet evet, üstümü bile değişmek için zaman kaybetmek istemedim. Evimin anahtarını da, bitkileri sulasın diye değil, köpeğimle birlikte kalsın diye verdim. Adı Tango'ydu. Beyazlı siyahlı Pointer cinsi, çok güzelll bir yaratıktı. Tango'nun hikayelerini başka zaman yazarım.

Konu nasıl da dallandı budaklandı, değil mi? En nihayetinde, ablamla ben ilk vardık. Annem bir takım aletlere bağlı yatıyor hastanede. Ertesi gün sabah ancak geldi Yasemin. Biz annemin odasındayken usulca girdi içeriye. Annemin Yasemin'i görmesiyle birlikte nabzını ölçen alet tam manasıyla sapıttı. Nasıl da çılgın gibi bipliyor tahmin edemezsiniz, sevinçten ikinci bir spazm geçirecek! Halbuki ablamı ve beni gördüğünde böyle çıldırmak yerine neredeyse durma noktasına gelmişti be ;-)) Biz, anında, ablamla 'En çok hangimizi sevdiğini anladık anneee!' diyerek kadıncağızımıza üçüncü spazmını geçirtiyorduk :)

Eh, haliyle ailenin en sevilen çocuk olduğunun bilinciyle, minik kardeş can can can, başıma bir de kalp krizi gibi bir iş açmak istemediği için, yoğun bakımda yanıma gelmemiş :))

25 Aralık 2009 Cuma

Minareyi çalan kılıfını unutursa ne olur?

Yeni güne güzel, hoş ve gurur veren haberlerle başlayamıyorum.
Neden acaba?

Bugünü ele alalım, örneğin. Bülent Arınç'a, askerin yani Genelkurmay'ın suikast düzenleyeceğine inanılan açıklamalar ve olmadık senaryolar. Senaryolar deyince, olaya 'Başbakanlık eski Basın Sözcüsü' etiketini taşıyan Akif Beki'nin bugünkü yazısından bir alıntı yapalım: 'İş, akıl yürütmeye kaldığında... Kılıf uydurmanın da, hayali senaryoların da sonu gelmez.' Yazısının tamamını okursanız görürsünüz ki, demek istediği Genelkurmay'ın konu ile ilgili yaptığı açıklamalar, kılıf uydurma ve hayali senaryodur. Haklı tabi, ama kendi bakış açısından. Tıpkı bu sözleri, zıt bakış açılarına sahip kişiler söylediğinde, ne kadar haklı olduklarını kabul edeceğimiz gibi.

Yazısını şu soruyla bitirmiş: 'Eğer açıklanan bilgilerden emin olunsa, daha olay dallanıp budaklanmadan Arınç'ı tatmin edecek, kamuoyunu teskin edecek adımlar atılmaz mıydı?. Şahsi fikrim, bakın beşbin beşyüzüncü kez söylüyorum şahsi fikrim, kamuoyunu teskin edecek (acı, öfke duygularını yatıştıracak) herhangi bir açıklama yapılamaz, adım atılamaz durumdayız. Sebebi de siyasetçilerin uzlaşmaz, saygısız tutumu. O siyasetçilerin bu tavrıdır ki, toplumumuzu yatıştırmaktan öte germiştir, kutuplara ayırmıştır. En azından bu olay özelinde, orduyu sevenler ve sevmeyenler olarak...

Aynı konuyla ilgili olarak Ali Babacan'ın Murat Yetkin'e verdiği röportaja da değineceğim. Azz sorraa...

22 Aralık 2009 Salı

Ben benim de, sen kimsin?


Üç-beş dakika önce başıma gelen olayı anlatıyorum:


Cep telefonum çaldı, açtım. Karşıdaki bayan sesi adımı soyadımı söyleyip, görüşebilir miyim diye sordu. Ben de, benim, dedim. Ardından direkt olarak Türk Telekomdan aradığını ve konuşmanın güvenlik açısından kayıt edildiğini belirterek, e-posta adresimin olup olmadığını, varsa ne olduğunu sordu. Önce, siz de ne gözüküyor, dedim, ki herhangi bir adres gözükmüyormuş. Vermem gerekiyor mu, dedim biraz kıllanarak. Karşı taraf, istemiyorsanız vermeyebilirsiniz, dedi. Peki vermiyorum o zaman, dedim. 


Ardından, doğum tarihinizi ay-yıl-gün olarak alabilir miyim, deyince, sordum: 'Bu bilgiler neden gerekiyor?' diye. Gelen yanıt şöyle oldu: sizin siz olduğunuzden emin olmamız lazım. Sizde ne gözüküyor onu söyleyin, ben doğrulayayım, dedim. Karşı taraf da haklı olarak ve neyse ki, sizin telefonunuzu bir başkası kullanıyor olabilir, başkalarına sizin bilgilerinizi vermemizi istemezsiniz herhalde, diye yanıtladı beni. 


Ben de, evet dedim, ama takdir edersiniz ki bu tarz bilgileri her telefon açana da vermemek lazım. Neden aradığınızı ve bu bilgileri ne için istediğinizi öğrenebilir miyim? diye ikinci kez sordum. Ancak o zaman, kampanyamız var da onun bilgisini vermek icin, diye bir yanıt geldi. Kampanyayı anlatmak için bu tarz bilgilere ihtiyacınız olmaması lazım, diye üsteleyince ben, sizin siz olduğunuzdan emin olmamız lazım, dedi karşı taraf. Kişiye özel kampanya? Hiç ihtimal vermiyorum.


Daha fazla dayanamayarak, kampanyalarla ilgilenmediğimi söyleyince, o zaman hiç bir bilginizi teyid etmek istemediğinizi kabul ediyor musunuz, diye sordu, iyi mi? Yes I do, I do, I do...







Çay ocakları ne işe yarar?

Ankara'da bulunan Denizcilik Müsteşarlığı'nda rutin denetim yapan müfettişler, İdari Mali İşler Daire Başkanlığı'nın faaliyetlerinde ilginç ayrıntılar yakalamış.  Şöyle ki, kendilerinin de içinde bulunduğu Hanımeli Sokak'taki ek bina ile Tandoğan'daki merkez binadaki çay ocaklarının gelirinden:


Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım için ağrı kesici ilaç,
Müsteşar Hasan Naibioğlu için pasta,
televizyon alınıp,  
lojmanların doğalgaz gideri karşılanmış.


Müsteşarlığın ilgili birimlerinden yanıt beklenirken, müfettişlerin bulunduğu binanın çay ocağı kapatılmış. Ancak ana binadaki çay ocağının açık bırakılması, müfettişler tarafından 'cezalandırma' olarak algılanarak, 20 müfettiş ayrı ayrı dilekçelerle  yönetime başvurmuş. 'Bizim çay ocağımız neden kapatıldı?' diye sormuş. Dilekçeler yönetime ulaşınca, ek binadaki çay ocağının kapısı apar topar açılmış. Geriye müfettiş raporunda yazılanlar için neler  yapılacağını merak etmek kalmış. (21 Aralık HaberTürk)

20 Aralık 2009 Pazar

Sana söylüyorum eksik malzeme, hangi cüretle sokaktasın?



Pazar pazar papazlar azar. 


Halbuki ne günlerden pazar, ne de azanlar papaz. Evet, birileri azmış. Hem de fena halde. Azanlar, muhtemelen ağızlarında köpüren tükrüklerini oraya buraya saçarak, 'SOKAĞA NİYE ÇIKIYORSUNUZ!' diye bağırıp çağırıyorlar. Azanlar, ki onların iki elleri, iki kolları, iki ayakları, iki bacakları vardır. Var olmakla kalmayıp, her tür işlevlerini mükkemmelen yerine getiririyorlardır. Onların mantığına göre, sokağa çıkmak için gerekli herşeye sahiptirler! Bir tek 'akılları' yoktur, ama bunun farkında değildirler!


Ve 'SOKAĞA NİYE ÇIKIYORSUNUZ!' diye hönkürürlerken, aslında şunu demek istiyorlardır: Kolu bacağı olmayan iğrenç yaratıklar, sizin gibi işlevsiz ve eksik uzuvluların, eksik malzemelerin, bizim gibi Tanrı'nın mükemmel yarattığı varlıkların arasında işin ne? Cehennemin dibine kadar yolunuz var!
Ama, giderken bizim için yapılan metrobüsü kullanamazsınız... 


Bizim insanımız candan, anlayışlı, misafirperver, ailesine düşkün ve geri kalan iyi meziyetleri sizin düş gücünüze bırakıyorum, eskiden belki, bakın belki diyorum, böyleydi, ama artık değil. Hele bu habere kendi tecrübelerimi de eklersek, bu fikrim iyice pekişti. Ha, diyeceksiniz ki Türk insanı kendi kendine mi bu hale geldi? Belki, belli bir alt yapısı vardı bu noktaya gelmek için. Ama eğitimsiz, görgüsüz, aile terbiyesi nedir bilmeden, toplum bilincine sahip olmadan, salt nüfus sayısına odaklı bir insanlar topluluğu yaratmanın etkisi korkunçtur. Hazır daha fazla özgürlük vaadeden açılımlar yapmaya başlamışken, bir açılım da fiziksel engelli vatandaşlar için yapılsa fena mı olur? Bakarsınız bu açılım AB kapısının anahtarı oluverir.


Ben kendi adıma, eğer yukarıda-aşağıda herhangi bir yerlerde, Allah dediğimiz yüce bir güç varsa, kendisinden orada olmayan aynı düşünceleri paylaşan ve bu 'sağlamlara' acil tarafından bir kaza temenni ediyorum, ciddiyim. Bu kazada ölmesinler, yatalak da kalmasınlar, çünkü nasıl bir şey olduğunu anlayamazlar böyle olursa. Elleri kolları, ayakları bacakları kopabilir ya da bir daha kullanamayacakları bir şekilde kalabilir, o kadarına karışmam. 'Sağlamlar' tarafından sokağa çıkmamaları gerektiğinin gözlerinin içine baka baka söylendiğini duysunlar, o çaresizliği, eksikliği hissetsinler. 


Bunu sağlamken başkalarına söylemiş oldukları için, başka sağlamların kendilerine söyleyeceklerini öngörüp sokağa çıkmayabilirler tabi, o ayrı.   

   

18 Aralık 2009 Cuma

Hedefi onikiden vurmak

Aylardan Mayıs. Deniz Feneri ile ilgili bilgiler, dosyalar Almanya - Türkiye hattında uçuşuyor. Ve flaş bir isim, zamanın RTÜK Başkanı Zahid Akman'ın adı her taşın altından çıkıyor. Hatırladınız mı? Bülent Arınç da, Fatih Altaylı'nın Teke Tek programında açıklıyor: "Zahid Akman'ın istifasını istedim. O da söz verdi." Hatırladınız mı?

Sonrasında Zahid Akman istifa etmek şöyle dursun, 'Başbakan arkamda' diyerek, sağ gösterip sol vurmuştu. Hatta civanım delikanlıya bu olay sorulduğunda, '(B. Arınç'ın istifa çağrısı için) Şahsi kanaatidir.' dememiş miydi yav? Hatırlasanıza!

Kasım ayında Onur Öymen'e Tunceli (Dersim) olaylarıyla ilgili sözleri nedeniyle, lafı zurnanın zırt dediği yerden anlayarak, yüklenmeyen kimse kalmadı. Kemal Kılıçdaroğlu da gaza gelip, gereğini yapması çağrısında bulundu. Hatırladınız mı?   

Geldik Aralık ayına. Bülent Arınç, hedefindeki Cumhuriyet Halk Partisi Grup Başkanvekili Kılıçdaroğlu için diyor ki: "(Kemal Kılıçdaroğlu) Geri adım attı. Medya ona Gandi diyordu. Ben de diyorum ki o artık 'Dandi' oldu. Hüviyeti ortaya çıktı."

Aradan çok değil 6-7 ay geçmiş yani. Hadi diyelim ki kendisi bu kötü anısını hafızasından sildi, basın mensuplarına ne demeli? Onlarda da bir hafıza problemi var galiba. Yoksa şöyle demezler miydi:
"Hayda, ne işin var çayda Sayın  Bakan? Siz Akman'ı gereğini yapmaya diil açıkça istifaya davet etmiştiniz de, Başbakanınız Akman'a arka çıkıp, sizi ortada bırakmamış mıydı?"

Tabi ben Bülent Arınç'ın yerinde olsam otomatikman şunu derdim: "Zahid Akman'dan bana bişey vermesini istedim, o da sözünü verdi."
Daha ne olsun, di mi ama?

Kim neyi, nerede, ne zaman konuşabilir?

Bugün gelen bir e-postanın ekinde güneş sistemindeki gezegenlerden tutun da galaksinin çook çok uzaklarındaki yıldız sistemlerinin Hubble teleskobuyla çekilen fotoğraflarını gördüm. Hatta diğerlerinin yanında bırakın dünyayı, güneşimizin minicik bir nokta bile olmadığı karşılaştırmalarını yapmışlar.  Şaşırdınız değil mi?  Durun o zaman, biraz daha şaşırtayım sizi. 

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, DTP'nin kapatılması kararını açıklarken anayasal değişiklik yapılması gerekliliğini gündeme getirmiş. Vatandaş olarak, bunda ne var ki diye sorabilirsiniz ilk anda. Bakalım ülkeyi yönetenler ilk anda nasıl fikirler beyan etmişler diye, yemedim içmedim araştırdım. 

İnsan Hakları Komisyonu Bşk. Akepeli Zafer Üskül, 'O da vatandaş olarak konuştu, görüşünü dile getirdi.' demiş. Parti grup başkanvekili Mustafa Elitaş demiş ki, 'Ne var bunda? Şahsi görüşünü beyan etmiş.'  Başka bir başka parti grup başkanvekili Bekir Bozdağ 'Haklı.' demiş. Daha başka bir başka parti grup başkanvekili olan Suat Kılıç,  'Yadırganacak bir durum yok.' demiş ve eklemiş 'Yorumlarından anlaşılıyor ki mevcut Anayasa ve yasa normlarından yüksek mahkeme de çok hoşnut değil.

Görevi, konumu gereği siyasi konuşmaması gereken bir yüksek yargı üyesi bunu yaptığı halde hükümet partisinden aldığı tepkilere bak. Ne kadar olgun, demokratik, şeffaf, yapıcı, uzlaşmacı bir siyaset yapılıyor ülkemde. Sizi bilmem ama, ben şaşırdım! - Avrupa Yakası'dan Şahika vurgusuyla. Hep böyleydi de, ben mi anlamamıştım diye düşündüm ve zamanda yolculuk yapıp az geriye gittim. 

Akepe grup başkanvekili Bekir Bozdağ, Yargıtay Başsavcısı Yalçınkaya için 6 Haziran'da demiş ki: "Siyasi değerlendirmeler ve analizler yapmak, yargı görevi yapanların değil, siyaset yapanların işidir. Yargı görevi yapanlar asla niyet okumazlar."  Devlet Bakanı Hayati Yazıcı: "Herkes hukukun içinde olmalı, hele savcılar, yargıçlar meydanlara çıkıp görüş ifade etmemeli." 

16 Temmuz'da Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker için "Yargı başkanlarının öyle siyasetçiler gibi her mikrofon uzatıldığında konuşma yapmamaları gerekir."

Civanım delikanlı muhtelif zamanlarda, muhtelif olaylarda... deyip geçmeyeyim hadi, örnek de vereyim:  

Suriye sınırındaki mayın temizleme gündeminde: "Bakıyorsunuz bir emekli yarbay çıkıyor, 'bana 2 tabur versinler, ben bu işi çözerim' diyor. Sen bir defa haddini bil, emekli oldun git bir kenarda dur. Bunlar da emekli olduktan sonra konuşmaya başlıyor."  Antiparantez açmadan geçemeyeceğim; askerin görevi başındayken de, emekli olduktan sonra da konuşmasını istemezler. Mezara girdikten sonra konuşsalar olur mu, diye bir geyik yapılabilir bu durumda mesela. 

Bankalar Birliği toplantısında Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen'e "Başlatma şimdi...Burada başka bir şey söyleniyor, biz bambaşka bir şey konuşuyoruz." Yani, sen bizim ne konuştuğumuzu anlamadın, o yüzden konuşma... 

Sağlık Bakanı Recep Akdağ'a domuz gribi aşısı gündeme ilk girdiğinde "Benim ve Cbşk'nın da aşı olacağını söylemişsin. Benim adıma konuşma." 

Köşe yazarlarına, medyaya yaptıkları iş gereği, 'konuşmayın' diyemeyeceği için, 'her gün yazıp çizmeyin, televizyonda dile getirmeyin, gündemden düşürün, kurcalamayın, haddinizi bilin'. Vatandaş, biliyorsunuz, anasını da alıp gitmesinden tutun da, 'açız' deyip provokasyon yapmak suretiyle hiç konuşmamalı. Bu durumda hangi vatandaşlar, bkz. 3.cü pgr, Zafer Üskül'ün vatandaşı, neyi konuşabilir, neyi konuşamaz sorusu gündeme bomba gibi düşer mi, düşmez mi? 

Halbuki herkes, ama h-e-r-k-e-s, buna vatandaş da dahil, AB Başmüzakerecisi ve Devlet Bakanı Egemen Bağış'ın Ruhban Okulu konusunda 'Açılmalı' derken beşbin beşyüz kez 'Şahsi fikrim' diyerek sözlerinin kişisel olduğunu vurgulasa, belki kurtaracak... 'Açım, ama bu şahsi fikrim', 'İşsizim, ama bu şahsi fikrim' gibi gibi. 

Yanlız şunu anlamıyorum, Kasım 2008'de, Kamer Genç mecliste sık söz aldığı için masasındaki elektronik cihaz bozulduydu, Genç'in söz almasına izin de verilmediydi. Mvekillerinin bile konuşması istenmiyorsa, milletin, vekili olmuş vekili olmamış ne fark edecek ki? 


20 Aralık 2009 notu: okurlarımdan, dostlarımdan gelen bir uyarıyla tam da bu yazının içeriğine uyan, civanım delikanlının Meclis Başkanı'ndan isteğini paylaşıyorum: 'Siz mi susturursunuz, ben mi susturayım?' 





Kaç gün olmuş yazmayalı?

En son 9 Aralık Çarşamba günü yazmışım. Az zaman çok işler başardım, hepsini anlatacağım. Ama öncelik, 13'ünde yazmaya başladığım ancak bugün bitirebildiğim yazıda.

9 Aralık 2009 Çarşamba

Bak şu turuncu koltuğun yaptığına!

Bu da başka bir kamera şakası olsa gerek...

Biliyorsunuz, geçtiğimiz günlerde Meclis'teki kavgaların suçlusu bulundu. Turuncu renkli ceylan derisi koltuklardı bu münasebetsiz. Neler denmedi ki: Tahrik ediciymiş, insanı hırçınlaştırırmış da mışmış da mış.

Oturmuş, arşivimi düzenliyordum. Ne bulsam beğenirsiniz?

21 Eylül tarihli bir gazete küpürü. Efendim, Akepe Ankara Mvekili Aşkın Asan, turuncu koltukların doğru tercih olmadığını söylemiş. Sonracıma, yurt dışından gelen bir konuğu Meclis Genel Kurulu'nu izledikten sonra demiş ki: 'Mvekilleri çok sevimli, çocuk gibiler.'

Asan da, bu tür renklere İngilizce'de 'childish' yanicime 'çocukça' dendiğini ifade ederek, Meclis'te normalde koyu renk olması gerektiğini belirtmiş. ABD Texas Tech Üniversitesi'nde 'Öğretim Teknolojileri' alanında doktora eğitimi sırasında 'Renk Psikolojisi' alanında da eğitim aldığını hatırlatarak, yaklaşımının bilimsel olduğuna dikkat çekmiş.

Mvekilleri turuncunun 'yan etkileri'ni  kardeş kardeş tartışırlarken söz alıp yukarıdaki gibi dikkat çekmesi daha iyi olmaz mıydı? Eğitici-öğretici bir açıklama yaparak tartışmayı sonlandırması iyi, iyiden de öte şık bir hareket olurdu diye düşünüyorum. Ya da düşündü belki ama, şimdi bunlar daha da çocuklaşır, sevimli olur, neme lazım, deyip oturdu turuncu ceylan derisi koltuğunda, kim bilir.

Bir önceki yazımda 'Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu' demiştim ya, bu yazıya da 'Buyrun cenaze namazına' iyi gider diye düşünüyorum :)

Hesap sormak

Ya, valla çok gülüyorum, gülmemem lazım ama elimde değil, n'apıyım.

Devlet Bakanı ve Başbakan Yrd. Bülent Arınç gazetecilere her zamanki şakacılığıyla kamera şakası filan yaptı herhalde. Baktı kimse anlamadı, ne yapayım bu da böyle kalsın, dedi muhtemelen.

'Rütbesi, makamı, mevkisi ne olursa olsun birilerine hesap sorulabiliyor Türkiye'de. Bence doğrusu da budur.' demiş gazetecilere geçenlerde, darbe planlarıyla ilgili kuvvet komutanlarının sorgulanmasını değerlendirirken.

Güldüğüm şey şu, daha üç gün önce TBMM, Başbakanlık, Adalet Bakanlığı üçlüsünün yaptığı hatadan dolayı Cumhurbaşkanı'nın yargılanma durumu gündeme geldiğinde neler neler neler demişlerdi.

Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu desem, kamera şakası olur mu, ciddi soruyorum, gülmeyin...

Alman edebiyatı ve tiyatrosunun ustası
Brecht der ki:

Mizahsız toplum olmaz ama her şey mizah olursa o toplum korkunç olur. 




Yeni şehitlerimize ağlıyorum, elimden başka bir şey gelmiyor

Duymak başka, görmek daha başka. Etkilerinden bahsediyorum.

Bugün, 8 Aralık gazetelerinde okurken, ağlıyorum. Tokat'ın ilçesi Reşadiye'de şehitlerimizi uğurlarken çekilen fotoğraf karesinde binlerce kişinin taşıdığı kan kırmızı üzerinde bembeyaz ay-yıldızlı dev bayrağımız var. Aklı başında kim olsa ağlar, avaz avaz bağırır, okkalı bir küfür savurur. Bazen şaka gibi geliyor, bir zaman geçecek ve tüm bu kakaya dönen şakalar bitecek diyorum. Ama bakıyorum, o zaman geç bile kalmış geçmekte.

Hatırlıyorum ve ağlıyorum, çünkü Sağlık Bakanı Recep Akdağ Erzurum'da bir konuşması sırasında söz isteyen C.K.'yı provokatörlükle suçladı.

Hatırlıyorum ve ağlıyorum, çünkü civanım delikanlının Rize'deki konuşmasında 'Açız' diye bağıranlar provokatör ilan edildi.

Hatırlıyorum ve ağlıyorum, çünkü civanım delikanlı basının yaptığı haberlerin, yorumların provokasyona yol açtığını söyledi.

Ağlıyorum, çünkü civanım delikanlı Tokat'ta 7 askerimizin, Mehmetciğimizin, ceza ödemek pahasına 'Ne mutlu Türk'üm diyene!' diyenlerimizin canları-ciğerlerinin şehit edilmesini, yukarıda örnekler gibi PROVOKASYON olarak addetti!?!

Ve ağlıyorum, çünkü ben basit bir vatandaşım; 'benim Bayındırlık ve İskan Bakanım', 'benim Çevre ve Orman Bakanım', 'benim Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanım', 'benim Kültür ve Turizm Bakanım, 'benim Milli Eğitim Bakanım', 'benim Sanayi ve Ticaret Bakanım', 'benim Tarım ve Köyişleri Bakanım', 'benim Ulaştırma Bakanım' yok ki, ülkemin geri kalmış bölgelerine göndereyim, toprağı yeniden tarıma elverişli, dağları tepeleri yeniden hayvan yetiştiriciliğine uygun hale getirsinler, bayındırlık ve kalkınmayı sağlayacak okulları, tiyatroları, fabrikaları, yolları kendi elleriyle yaparak aş-iş sağlasınlar, vatandaşın 'gerçek' ve 'öncelikli' derdine 'gerçek' çare olsunlar.

Ve bugün ağlıyorum, çünkü bu şaka bitse, başka şakalar hazırda bekliyor gibime geliyor...

8 Aralık 2009 Salı

Cumartesi ne yaptım, biliyor musunuz?

5 Aralık Cumartesi günü çok heyecanlı, güzel ve yorucu geçti.

İkeda Yönetim Danışmanlık'ın  sahibi Serdar abi, yaklaşık bir ay önce bir günlük bir seminer düzenleyeceğini ve geniş katılımlı toplantı yönetim şekli olan  World Café'yi anlatıp, mini bir uygulamasını yaptırmayı istermiyim diye sormuştu. Tabi ki de isterdim, istemez olur muydum hiç. Bu seminerde World Café'den başka, 'Olumlu Sorgulama' (Appreciative Inquiry) ve Açık Alan Teknolojisi uygulaması da olacaktı. 


4 Aralık Cuma gecesi neredeyse hiç uyumadım. Hoş, zaten neredeyse 3 yıldır kaliteli uyuyamıyorum; bacaklarımdaki ve ayaklarımdaki kasılmalar nedeniyle sürekli uyanıyorum. Ama bu sefer, bir de heyecan girdi işin içine. Yine 3 yıldır, topluluk karşısında sunum yapmamışım; konuşurken hala takılıyorum. Öyle ki bir kelimeyi ardarda 4-5 kez söylediğim oluyor, heyecanlandığımda daha da abartılı bir hal alıyor, sinirleniyorum tabi, sinirlendikçe iyice beter oluyor. Böyle bir kısır döngü anlayacağınız. Bunları kafamda kura kura geceyi sabah ettim.

Cumartesi sabah 6'da kalktık. Hazırlandım. O arada Mervecim, kuzucum da geldi. Atladık arabaya, ver elini Centrum Haliç. Benim gibi herkes ilk kez gitmiş oraya. Çok şık, kaliteli, süper bir yer yapmışlar. Yemekleri güzel. Çalışanlar olması gerektiği gibi, yardımcı, bilgili ve ilgili. Özürlü tuvaleti de olsaymış dünya standartlarında bir yer diyebilirdim. 

Seminerde Seradar abi, Funda ve benim dışımda 20 katılımcı vardı. İkisi üniversite son sınıf öğrencisiydi ki çok taktir ettim, aferin çocuklara. Geri kalanlar belli seviyelere gelmiş, kimisi danışmalık firması sahibi, kimisi farklı sektörlerde yöneticilik yapan kişilerdi. Fotolar bana ulaşınca, paylaşırım.


World Café, yani benim bölümüm seminerin son bir saatindeydi. Bütün günün yorgunluğu, spotlar benim üzerimde parlayınca, uçup gitti. Eh, serde amatör tiyatroculuk da var, sahneye hiç dayanamam. Benim bölümümün bitimine yakın aşkım geldi. Kocama demişler ki, bu ne enerji, bu ne performans böyle!; kocam da 'Siz buna performas diyorsanız, ameliyattan önceki halini görmeliydiniz!' demiş. İşte böyle...

Nasıl olsa biz bizeyiz, itiraf ediyorum. Arabaya bindiğim an, yani saat 7 buçuk civarı, dağıldım, hala toparlanmaya çalışıyorum :)

3 Aralık 2009 Perşembe

Ebe - Sobe - Bir İki Üç

Takip ediyorsunuzdur herhalde, memlekette, her konuda olduğu gibi, bir 'ilaç' krizi yaşanıyor. 

Özetleyeyim, Sağlık Bakanlığı, sağlık harcalamalarında ilaç giderleri kaleminin öngördüklerinin çok üstüne çıktığını fark etmiş. İlaç sektörüne demiş ki, benim hasta olan vatandaşıma yapacağım ilaç desteği bu yıl için toplam falanca liradır. İlaçcılar da, bu rakamın üstüne çıkarsa, meblağın %60'ını biz, %40'ını da devlet, yani siz karşılasın, nasıl fikir, demişler. Sağlık Bakanlığı, yok demiş, biz %20'sini karşılayalım vs vs vs. Sonuçta anlaşamamışlar. Yabancı ilaç bulmakta büyük sıkıntı yaşayacağımız günler yakındır. Ama, ben başka bir şeye takıldım.

Eczacılar da bu krize müdahil olmuşlar. Ee, ne de olsa ilacı manavdan almıyoruz, değil mi? Diyorlarmış ki, ilaç fiyatlarının düşmesine kesinlikle karşı değiliz de, uygulama aylık net gelir bakımından küçük eczanelerin kapanmasına yol açar; burada yaklaşık 12 bin eczaneden bahsediliyor. Sağlık Bakanlığı da, yok canım o kadar eczane kapanmaz, diye bir yanıt vermiş eczacılara. Buraya kadar her şey fazla normal, değil mi? Ben bu noktadan itibaren koptum zaten. 

SGK'nın yanıtı şöyle devam ediyor: 
"Son iki yılda ilaç pazarı %40 büyüdü. Büyük şehirdeki eczaneler daha çok etkilenecek. Kapanma ihtimali olan eczane sayısı ise sadece dokuzdur."    
Aman canım kadeşim, hangi DOKUZ eczaneyse kapanma ihtimali olan, söyleyiver de hemen kapatıversinler bi koşu!

Eczanelerle ilgili bir yanlış uygulamayı da yeri gelmişken  yazayım.


'Parasız' denilen sağlık muayeneleri artık ücretlendirildi. Diyelim ki bir vatandaş gidip sağlık ocağında, devlet hastanesinde, eğitim hastanesinde, üniversite hastanesinde ve özel hastanede muayene olduğu zaman, devlet memuruysa muayene ücretinin bir kısmı maaşından kesilecek, kalanı da ilaçlarını almaya gittiği eczane tarafında ilaç parasıyla birlikte tahsil edilecek. Yok eğer devlet memuru değilse, muayene ücretinin bir kısmını hastaneye ödeyecek, kalan kısmı eczaneye gittiğinde ilaç faturasına ilave edilerek tahsil edilecek.


Bu durumda şöyle bir manzara ortaya çıkıyor: eczacı vermediği bir hizmetin - vatandaşı eczacı muayene etmemişti hatırlarsanız - parasını tahsil ediyor. SGK'da geliyor, eczaneden bu parayı tahsil ediyor. Muayene ücreti diyelim 10 lira olsun, ilaçlarınız da, olamaz ama hadi neyse, 10 lira olsun, eczacı sizden 20 lira alıyor. Üç güne kalmadan SGK gelip eczacıya, aslında hastaneye ödemeniz gereken 10 lirayı 'çık mangırları' diyerek alıyor. Böylece eczacıda hakkı olan 10 lira kalıyor. Bilinçli vatandaş fiş alırsa, zavallı eczacı hakkıyla aldığı 10 liranın değil, aslında kasasında hiç olmayan 20 liranın vergisini ödüyor. Nasıl ama?


Daha bitmediii! Diyelim vatandaş bu sefer doktorun yazdığı ilaçları almak istemedi, eczaneye gitmedi. Eli mahkum bir gün gidecek. İşte o gittiği gün ebeleniyor. Sistemde taa ne zaman hangi hastaneye gittiği, ilaçlarını almadığı gözüküyor. Geçen sefer(ler)den kalan, hani eczanenin tahsil etmesi gereken muayene ücret(ler)i vardı ya, eczane onu da bu muayene ve ilaç faturasına ilave ediyor.

Ve SGK bağırıyor "SOBEEEEE!"




Beynimin kullandığı alan genişleyince daha zeki olabilir miydim?

İnsan, bir şeye 'rektifiye' yani 'yeniletme', 'bakım' yaptırınca, daha iyi çalışacağı gibi bir beklentiye kapılıyor, ama her zaman umulan sonuç gerçekleşmiyor. 10 Eylül 2004 Cuma günü yaptırdığım 1. beyin rektifiyemde umulan sonuç kısmen gerçekleşmişti. Evet, henüz 1 milyar 118 milyon 305 bin 86 ile 3'ü kafadan çarpıp sonucunu söyliyemiyordum ama, artık her şeyi daha net, daha açık 'görüyordum'... Ne de olsa, görme alanım genişlemişti :) Beynimin, çıkartılan tümörün kapladığı alana yayılarak daha da zeki olmamı sağlamasını ilerleyen günlere bırakmıştım. 


Ufacıcık problemim de olmasa, rektifiye yaptırdığıma değmiş olacaktı: felç kalmıştım. Şaka bir yana, geçici olduğuna inandığım için çabuk toparlayabilmiştim kendimi. Yoksa nerdeee!? Doktorlarım yoğun bakımda beni görmeye geldiklerinde, Ali Çetin Sarıoğlu ameliyatın başarılı geçtiğini anlattı, kendimi nasıl hissettiğimi sordu. Yanıt olarak, ameliyattan önce konuştuğumuz felç olma durumunun gerçeştiğini bir çırpıda anlatıp, sabırsız bir yaratık olduğumu kanıtlarcasına, fizik tedaviye ne zaman başlayabileceğimi sorunca, 'Anlaşıldı' dedi gülerek, 'Yarın kata çıkarıyoruz seni.' 


O gece ve ertesi gün gerekli işlemler tamamlanıncaya kadar yoğun bakımdaki doktor, hemşire, hastabakıcı ve daha kim varsa artık herkesi eğlendirdim, güldürdüm. Elimdeki en güçlü formül buydu, felcin 'geçici' olmasını sağlamak adına harcayacağım enerji için: eğlenmek, gülmek. Allahtan kötü bir olay da yaşanmadı yoğun bakım ünitesinde, ben enerji depolarken.


Ameliyattan önce kaldığım o müthiş boğaz manzaralı odaya geri dönüyorum sonunda. Yoğun bakım sedyesinde zafer kazanmış komutan edasıyla, kat hemşirelerinin gülen yüzleriyle hoşgeldin karşılamasını kabul ediyorum; annem, ablam, kardeşim, teyzem, kuzenler, aşkımın annesi, babası.... Hoop, geri sar, sar geri! Kardeşim mi? Onun Amerika'da olması gerekmiyor muydu yav?

26 Kasım 2009 Perşembe

Bizim ailede bayram kutlamaları

Bayram sabahı erkenden kalkılır. Mümkünse yeni alınan bir şey giyilir, yoksa da özenli giyinilir. Kadınlar makyajlarını yapar, erkekler traş olur. Saçlar başlar taranır, kokular sürünülür.  Ailenin en büyüğüne gidilir. Benim tarafımdan aile büyüğümüz Mesoş'umun kardeşlerinden birisi yani annemin dayısı. Onun alışkanlığı bayramın birinci günü kabristan ziyaretlerini yapmak olduğu için anneme gideriz. Aşkımın tarafında en büyük anneannesi olduğu için ona bayram ziyareti yaparız.

Benim tarafımda çok sevdiğim bir geleneği devam ettiriyoruz. Ailenin en küçüğü, en büyüğünden başlamak üzere bayram tebriki yapar; şayet seviyorsa el öper, ki ben sevmediğim için bu kısmı atlarım. Bu törende ailedeki herkes yaşı itibarıyla en az bir kişi tarafından öpülür, kucaklanır, sarılıp sarmalanır. Ailenin en küçüğünü de hepimiz, tekrar öperiz ki, o kişi şimdi Melis'ciğim oluyor :) Tabi, kuzinimiz Selin'in kızları Irmak ve Nehir de varsa iş değişiyor, en küçükler olarak onlar yerlerini alıyorlar :)))

Bu fasıl bitince likör ve şeker ikramı başlar. Yine en küçükler bu ikramları yapar. Bazı bayramlar öyle oluyor ki, en küçük olarak ben kalmış oluyorum. Ama nedense ikramları bana yaptırmıyorlar ;-)

Şimdi kuzucuğum Merve'nin babası İhsan amcamızın vişne likörü tarifini veriyorum.   


1.5 kg vişne
20 adet karanfil
5 adet kabuk tarçın
Bir su bardağı toz şeker (250 gr)
Bir küçük şişe Binboğa votka
 
Vişneler yıkanacak, sapları ayıklanacak.
Bir büyük cam kavanoza vişnelerin yarısı konulacak, karanfil, kabuk tarçın ve şeker ilave edilecek, üstüne kalan vişneler eklenecek.
Bu karışım güneşli bir yerde 20 gün bekletilecek. Ara sıra kavanoz sallanacak.
20 gün sonra votka ilave edilecek. 10 gün daha güneşde dinlendirilecek.
Bir ay sonunda süzgeçten likör süzülecek ve şişelenecek.
(Şekli bozulmamış vişneler pudding ve dondurma yayında kullanılmak üzere buzdolabında saklanılabilir.)
 
Afiyet olsun ve teşekkürler İhsan amca :)

24 Kasım 2009 Salı

Belli makamların TOP 10 listesi - her an değişebilir :)

Evvettt sevgili okurlaaarr!

‘Akepe’den Bayılanlar, Bayılıp da Ayılmayanlar’da yine birlikteyiz.  TOP 10 listemizde bakalım neler olmuş:

Shakira'nın klibine sansür isteyen RTÜK Başkanı Davut Dursun sürpriz bir çıkışla, 'Toplumun milli manevi değerleriyle Etiler'de oturanların değerleri aynı mı?' sorusuyla TOP 10 listemize 10.cu sıradan girmeyi başardı.

‘Milli Eğitim Bakanlığı otomatik pilota bağlandı.’ ve 'ÖSS sınavında sıfır alanları eleştirenler, ne dediklerinin farkında değiller.' gibi enteresan yaklaşımlarıyla Milli Eğitim eski Bakanı Hüseyin Çelik TOP 10 listesindeki 9. sırasını kimseye kaptırmadı. 

THY uçağının Hollanda'da düşmesinin ardından önce büyük bir şükranla kimsenin burnunun bile kanamadığını beyan eden, ardından ölü sayısını loto tahminleri gibi açıklayan ve en sonunda da akıl tutulmasına yol açan: 'Açıklamalarımızda hiçbir çelişki yok. İlla can kaybını artırmaya yönelik bir gayret mi göstermeliyiz?' sorusunu soran Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım TOP 10'da 7.ci sıradan 8. sıraya geriledi. 

İş isteyen kadınlara 'Evdeki işler yetmiyor mu size hanımlar?' diyebilen Çevre Bakanı Veysel Eroğlu TOP 10 listesinde 1 basamak yükselerek 7. sıraya yerleşti. 

Fantastik bir karakter olarak farklı bir evrende yaşadığına inandığımız YÖK Başkanı Yusuf  Ziya Özcan 6.sırada.  Üniversiteden atılmaların neden kaldırılacağını açıklarken: ‘Mesela öğrenci der ki, bir sene yurdışında çalışayım veya bir dünya turuna çıkayım…’

Gündemin saatlik değişimleri T.C. Devleti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e yaramadı.   Kürt açılımı için söylediği ‘Bunu biz çözemezsek gelir başkaları çözer.’ TOP 10 listesinde 2.cilikten 5.ciliğe geriledi.

TOP 10 listesinde 4.cü sıraya ders kitapları, araştırma, bilimsel yayınlar vs yerine bir TV dizisinden öğrenmeyi öneren Akepe Adana Mvekili Ömer Çelik oturdu. 'Milliyetçi gençler, 12 Eylül dönemini anlatan 'Bu Kalp Seni Unutur mu?' dizisini izleyerek yakın siyasi tarihi öğrenebilirler.'  

Çalışma Bakanı ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer: 'Laiklik, cumhuriyet ve milliyetçilik gibi birçok temel ilkelerin yerini daha müslüman bir yapıya devretmesinin zamanı geldiği düşüncesini taşıyorum.' diyerek TOP 10'da hak ettiği 3.cü basamağa yerleşti ve yerini sağlama aldı.

İkinci sırada Başbakan Yrd. ve Devlet Bakanı Bülent Arınç var: 'Yüzlerce şehit derneği var. Gerçek şehit annesi tabutun başında önüne bakarak ağlar. Öbürleri profesyonel ağlayıcı, slogan atıcı.'  Bu gidişle TOP 10'da her zaman kendisine bir yer bulacak.  

Ve sıra geldi TOP 10'daki 1 numarayı açıklamaya. Ayy, çok heyecanlıyım ay! İşte karşınızda 1 numaranın sözlerinden seçmeler, bakalım tanıyabilecek misiniz?

'Elhamdülillah şeriatçıyız.'
‘Cumhurbaşkanlığını elimin tersiyle ittim.’
'Her 10 Kasım'da yaygara kopartılıyor.'
'Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor mu diye, Millet isterse tabi gidecek be!'
‘Ben Darfur’a gittim. Soykırım görmedim. Zaten bir Müslüman soykırım yapmaz.’
'Çin'de olanlar adeta soykırım.'
'Atalarımız derenin intikamı ağır olur demişler.'
'Yahudiler icat yapıp oturdukları yerden para basarlar.'
Çeşitli yerlerde, farklı kişilere: 'Başlatma şimdi!', 'Şimdi küfrettireceksiniz bana!', 'Sana ne ya!', 'Ne densizsin ya!', terörist Abdullah Öcalan'a 'Sayın', şehitlere 'Kelle' diyen civanım delikanlı RTE'nin TOP 10'da liste başı kalmasına yardımcı olan,  protesto eden özürlü vatandaşlar için, korumalarına verdiği emir: 

‘Bağırıp çağırmadan hiçbir şey anlayamadım ki. Ya çocuklar gidip ilgilenin şununla, bağırıp çağırmasınlar ya!' 

Şimdi haklı olarak bunlar neyin TOP 10'u, diyeceksiniz. Derhal yanıt veriyorum: Adalet Bakanı Sadullah Ergin geçenlerde şöyle demiş:

"Belli makamları işgal edenlerin, söyledikleriyle nereye varılacağını iyi düşünmeleri, iyi hesap etmeleri gerekiyor. Çünkü bazı söylemler olumsuz tablolar yaratıyor ve bunun bedelini de Türkiye ödüyor. O nedenle beyanlar daha titiz verilmelidir."

21 Kasım 2009 Cumartesi

Analar ağlamasın

Analar ağlamasın! Son günlerin moda feryat figanı. A canım, yeter artık analar ağlamasın! Daha kaç anayı ağlatacaksınız? Ananı da al git! Ay pardon, o ana başka anaydı; bu ağlamaması istenen başka ana... Ne kadar şah damarını patlatırcasına bağırarak söylenirse söylensin içi fena halde boş, herhangi bir nedene bağlayarak doldurulamaz. Dolayısıyla hiç bir anlam ifade etmiyor ve en azından Türkiye gibi ülkelerde hiçbir zaman etmeyecek de. Çünkü, içinde bulunduğumuz şartlar bu sözleri anlamsız kılıyor.

Ama şu da var ki, ota boka gaza gelen bir millet için, bağlamsal anlamsızlık hiç bir şey ifade etmeyecek.

Faruk Ertızman abimizin aşağıdaki yazısını okuyunca ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.


Analar Ağlamasın...


İyi niyetli bir slogan mıdır? Bence, sorgulanması gerek! Bunu söyleyen Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olsa da sorgulanması gerekir mi? Kesinlikle! 
Osmanlı Devleti 1914-1918 yılları arasında, başta Çanakkale cephesi olmak üzere, Kafkasya, Kanal, Yemen, Galiçya, vs. cephelerde 4 yıl boyunca çarpışmıştır. Anadolunun insan varlığını sonuna kadar emen bu cephelerde, Osmanlı, 1 Milyondan fazla gencini kaybetmiştir. Anadolu’da en az bir evladını, adını saydığım cephelerde bırakmamış her halde tek bir ev ve ocak yoktur, ki onlar daha fazla sayıda baba, amca, oğullarını kaybedenlere göre kendilerini daha şanslı saymaktadırlar. Yüz yıllarca, Osmanlının tebası olarak askere gitmişler, kah kahraman olarak ölmüşler kah bir yenilginin ağırlığını omuzlarında ve yüreklerinde taşıyarak köylerine ve kasabalarına dönmüşlerdir. Her evin uğradığı kayıplar, yoksunluklar ve yoksulluklar, acı ve hüzünlü birer türkü olarak geri gelmiş; en derin acılar türkü olarak, yine de Türk Milletinin büyük hoş görüsüyle müzik nağmeleri olup, onurlu bir geçmişin müzikli anıları olmuşlardır. Kim unutur ki Yemen Türküsünü. Kim unutturabilir ki?
1.Dünya Savaşı yenilgisi karabasan gibi yurda çökmüşken, ağuların en acısı vucüdü sarıyorken, milletine inanan bir büyük insan, çelik iradesine inanarak halkının... kalkın demiş, düşün peşime... bu zilletten kurtulmak yine sizin elinizde... En üretken insanlarını, aslında asıl amacı Osmanlıyı (Şark Meselesi) tasfiye etmek olan 1. Dünya savaşında, hovardaca harcamıştır Osmanlı... Kan kaybı büyüktür.
Binlerce ana-baba, oğullarını kaybetmiştir. Analar ve babalar, Anadolunun çileli insanı, yüzlerce yıldır ağlamıştır. Osmanlının tebası olarak, 600 yıl asker olmuş, kendini bağlı saydığı devletini, kanıyla ve canıyla ayakta tutmaya çalışmıştır. Padişahın, ne amaçla istediğini bilmediği her asker talebinde verecek bir canı olmamış mıdır? Analar ağlamıştır, bacılar ağlamıştır ama kendisinin sahibi saydığı devleti her başvurduğunda, yeter ben neler verdim, daha ne istiyorsun diye baş kaldırmamıştır. Sessizce, canı yanarak ve yüreği dağlanarak kapıya dayanan devlete, oğlunu, kocasını, kardeşini, düğün dernekle  teslim etmemiş midir? 
Esaret ve zulüm altında inlerken, milletin maküs tarihini yenecek bir liderin peşine, onca insan ve mal, mülk yoksulluğuna rağmen takılan insanlarımız kimlerdir? Kimlerdi onlar? Dürrizade Abdullah Efendi, o zamanki başbakan Damat Ferit ve o zamanın Amerikası İngilizlerin telkiniyle, bugünün “Analar ağlamasın”anlayışına benzer fetvalar çıkarıyordu. Diyordu ki, gitmeyin onun peşinden, onlar eşkiya! Onlar hain! Onlar dinsiz!
Yoksul ve yoksun Anadolu’nun anaları diyemezler miydi Mustafa Kemal’in çağrısına; biz çok ağladık Mustafa Kemal!.. Çok ağladık! Yeter artık! Bunca sene, padişahın yoluna oğullarımızı, kocalarımızı, Dünyanın her köşesinde heba etmedik mi?.. Daha ne istiyorsun bizden? Ama vatanın bağrına sokulan hançerin acısını herkesten çok o analar fark etti, fark etti de, 17-18 yaşında, daha delikanlılık çağındaki en çok sevdiklerini, Mustafa Kemal’in emrine vermekte zerre kadar terddüt etmedi. İşte, bunlar dedi elimdekiler... bunlar kaldı, al!  Ben çok ağladım, yüzyıllarca ağladım... Ama al!
O yoksul ve yoksun halk... Türk halkı, son ve şerefli bir savaşa daha kalkıştı: Kurtuluş Savaşı! 
En çok, o anaların hakkı değil miydi... yeter artık ağlamayalım demek! Ama demediler... O çağrıya, Mustafa Kemalin çağrısına, tüm acılarını içlerine gömerek, onurlu bir geleceği ne yazık ki, yine ölümle, kanla kurmak için koşa koşa gittiler. Vatan tehlikedeydi. Tehlike de kapıda. 
O sırada Damat Ferit, dinciler, Şeyhüldinci (İslam demek içimden gelmedi) Dürrizade Abdullah Efendi, analar ağlamasın diye hançerelerini yırtmakla meşgüldüler. Kuvay-ı Milliye’ye karşı, Kuvay-ı İnzibatiyeyi çıkartmakla meşgüldüler. Halka sesleniyorlardı ve diyorlardı ki: Ey Millet! 7 Düvel ile nasıl mücadele edeceksiniz; gücünüz yok, paranız yok, silahınız yok!
Evet, o çağrıya o kutlu insanlar uysaydılar; artık analar ağlamasın deseydiler... ne olurdu?.. Hem ağladılar hem de gencecik oğullarını Mustafa Kemal’in emrine verdiler... Duraksamadan!
O günün 7 Düveli yine boş durmuyor. Artık, kendi gelmiyor işgale ülkeleri. Maşaları var. On lar ki harici bedhahlardır, dahili bedhah bulmakta asla başarısız değiller. Ve belki de dünden daha fazla isteklisi var bu ünvanı taşımaya. Bu ülkenin insanlarını bölmeye, fitne fesat çıkartmaya eskiden olduğu gibi yine devam ediyorlar. 25 yıl bu ülkede ayrılıkçılık tohumları ekmeye çalışanlar çok mesafe aldılar. 25 sene bu ülkenin insanlarına terörün acılarını yaşatanlar, artık zamanın geldiğine, şartların olgunlaştığına inanıyorlar, tabii kendi açılarından. Niye bugün bunları söylüyorlar diye durup düşünmek gerek! Niye şimdi? Değişen nedir? 
“Analar Ağlamasın” demek, bu ortamda farklı anlamlar kazanıyor. Tıpkı, her şeyden vaz geçip ölmeye yatmak gibi bir şey bu! Bir ülke ki, varlığına kastedenlere karşı, savunma hakkından vaz geçmeye çağrılıyor, orada vahim şeyler olmaktadır. Ve, olan biten, kafamızı çevirip, görmezlikten gelip, yolumuza devam edebileceğimiz bir şey değildir. Uykularımız kaçmalı, kendimize gelmeliyiz. Ve... kendimize sormalıyız: Ülkesinin çıkarları için, Irak’ta ve Afganistan’da evlatlarını feda etmekten çekinmeyen, menfaatleri için geçmişte, Vietnam’da 70.000 evladını o topraklarda bırakan ABD’de, “Analar Ağlamasın” diyen bir başkan çıkmış mıdır?

18 Kasım 2009 Çarşamba

Dinleniyorum, dinleniyorsun, dinleniyor

Her sabah 7-7.30 civarı kalkarız yataktan.  Kahvaltıya oturduğumuzda günlük gazeteleri okuruz. Gazeteyi her elime alışımda, 'Nolur bugün arşive koyacak bir haber bulamayayım.' derim. Ama burası Türkiye, yönetenler malum, mümkün değil yani.

İşte bugünün konusu: RTE diyor ki:
'Beni bile dinlediler.'
Hoppaaa! Bu da nereden çıktı, dedim. Bunu söylediğinde, yargının en üst makamlarındakilerin dinlendiğinin alenen, belgeleriyle falan ortaya çıkmış, tartışılıyor. Sanıyorum şöyle bir hava yaratmaya çalıştı: bre gafiller, siz kendinizi ne sanıyorsunuz; bu zındıklar BENİ yav BENİ, yani T.C.'nin başbakanını bile dinlediler, siz nesiniz ki onlar için, fındık-fıstık-çerez!

İyi de kardeşim, dinlemeler belli bir merkezden yapılsın, gelişigüzel herkes herkesi dinlemesin diye kurulmadı mı TİB (Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı)? Kurulduğundan beri de doğrudan Başbakanlığa bağlanmadı mı? Buradan bakınca iki olasılık çıkar karşımıza:

  1. TİB, Akepeyi bitirmek isteyen odakların güdümüne girmiştir; dinlemişlerdir ki aleyhine kullanabilsinler 
  2. Ortam böyle bulanınca 'mazlum' rolüne bürünmenin zamanı gelmiştir 

Kim hangisini anlamlı buluyorsa, ona inansın. Ama, ikinci olasılığa inananlara hemencik aklıma geliveren soruları sorayım:

  • Sizce RTE, civanım delikanlı, gerçekten dinlendiğini öğrense, yeri göğü birbirine katmaz mıydı?
  • Değil gece yarıları, güpegüngüz en acil tarafından 'Diğerleri önemli değil de, Akepe üst kadrolarını dinleyenlerin tez kellesi vurula' manasında bir kanun çıkarmaz mıydı, Ceza Kanunu'nun 132, 133, 134, ve 285. maddelerinde dinlemelerle ilgili öngörülen cezaları birkaç ay artıracağına? 
  • Adelet Bakanlığı müfettişlerine savcıları devreden çıkaracak yetkileri verir miydi? 
  • AB'ye 'Bakın bakın, nelerle uğraşıyorum, siz de kalkmış reformlar diye tutturuyorsunuz' demez miydi?

Vallahi tutamıyorum kendimi ya.

Hükümet Sözcülüğü yapan, Bakan Cemil Çiçek'in gazetelere yansıyan ifadesi:
'Dinlemeyi talep eden yargı mensubu, kararı veren yargı mercii, dinlenen kişi de yargının mensupları. Bu üçlü arasında olup biten şeydir. Kim neyi tartışıyor, onu anlayabilmiş değilim.'
Buradan kendisine sade vatandaş olarak yardımcı olayım, olayı anlaması açısından yani. Olay basitçe kanuna uygunluk açısından ele alınırsa,  hukukun üstünlüğü ilkesi ihlal edilmiş olur. Zira, kanuna uygun olan her şey, hukuka uygun olmayabilir. Birbiriyle çelişmeyen, uyumlu normlar bütünü olan hukukun, böyle olmadığında doğru sonuçlar verecek biçimde uygulanmasından bahsedilemez.

Ben lafımı ortaya kodum, beğenen alır beğenmeyen bırakır gider.

17 Kasım 2009 Salı

Küresel kriz, dünyadaki işsizlik oranları ve Türkiye

Yine işsizlik oranları açıklandı. Değişen bir şey yok demek isterdim ama, durum daha vahim hale gelmiş. Geçen yılın Eylül ayı rakamlarına göre işsizlikteki artış Temmuz'da %2.10, Ağustos'ta %2.7. Yani işsizlik oranı geçen yılın Eylül'ünde %10.7 iken, bu Temmuz'da %12.8, Ağustos'ta %13.4 olmuş.

Bakınız RTE 16 Kasım 2009 'da ne diyor bu gidişe:

'İşsizlik konusunda şu anda bakın biz dünyada yani işsizliğin artışı noktasında en az artış gösteren ülke konumundayız. Hatta bugün yeni açıklamalar var bununla ilgili. ABD'den tutun Avrupa Birliği üyesi ülkelere baktığınız zaman en az artış gösteren ülke konumundayız. O da 2.6-2.7-2.8 gibi... Ama bizim dışımızdaki ülkelede bu oranların 3-4-5-6'lara vardığını görüyoruz. Tabi, çalışacağız, gayret edeceğiz ve düşürmenin gayreti içerisinde olacağız.(..)Tedbirlerimizi alıyoruz.'

ABD'nin aynı aylardaki işsizlik oranı: %6.2'den %9.8'e çıkmış. Değişim: %3.6.

'Büyük Türkiye' olduğumuz için, Avrupa Birliği ülkelerinin büyükler liginden  kıyaslamamız gerekenlerden bazı örnekler verirsek: Fransa'nınki %8'den %10'a çıkmış; İngiltere'ninki %6'dan %7.8'e çıkmış. Hollanda'nınki ise %2.7'den %3.6'ya. Asıl yazmak istediğim örnek ülke Almanya'da %7.10'dan %7.60'a yükselmiş. Avro bölgesindeki artış %2, OECD'deki artış %2.07. Yani, yok  öyle %4-5-6'lara çıkan bir artış.

Ekonomik daralmayı diğer AB ülkelerinden daha sert yaşayan Almanya, nasıl olmuş da işsizlik artışını %0.5'de tutmayı başarmış? Ülkenin yöneticileri kendi dinamiklerini, zayıf ve güçlü yanlarını iyi bilen politikacılar olarak realist önlemleri belirleyerek, taviz vermeden ve zamanında uyguladılar. Muhtemelen daha başka aldıkları önlemler vardır mutlaka ama, gazetelerden takip ettiğim ikisi önemli: kısa çalışma ödeneği ve hurda araç teşviki.

Almanya ile benzer durumdayız: onlarda da otomotiv ana ihracat kalemi, bizde de. Küresel kriz var. Ana ihraç ürününüzü satamadığınızdan dolayı o sektörün ölümünü mü beklersiniz, yoksa kurtarmak için çabalar mısınız? Ölümünü beklemek pek akıllıca olmaz gibi, neticede kriz bir gün bitecek ve siz tekrar ihracat yapmaya başlayacaksınız.  Einstein olmaya gerek yokmuş bunu bilmek için, değil mi? Dolayısıyla, uzun dönemli bir strateji belirleyerek bu sektörü ayakta tutmak her hükümetin görevi.

Bizimkiler ne yaptı? Zaten eşşek yüküyle aldıkları vergiyi belli bir dönem için indirdiler. Bence stratejik bir hata yaparak, sadece yerli üretim otomobilde geçerlidir bu indirim demediler. Parası olan yine gitti ithal otomobil aldı. Kendi fabrikamızdaki kendi işcimiz maaş alacağına, elalemin (Alman, Fransız, İtalyan, Kore, Japon) işcisinin maaşını ödemiş olduk. Dönemin bakanı, araba satışları dönemlik hız kazandığı için, millete yani sana-bana, sürü mantığıyla hareket ettiğimizi söyleyerek memnuniyetini ancak böyle ifade edebilmişti.

Aylarca ha çıktı, ha çıkacak denen, otomotivi canlandıracak bir başka önlem olan hurda indirimi sadece 30 yaş üzeri araçlarla sınırlı kaldı. Halbuki burada servis araçlarının da yenileneceği bir hurda indirimi uygulanabilirdi. Bakan Nihat Ergün hurda indiriminin gelemeyeceğini bakın nasıl anlatıyor:

'Tüketim malları, otomotiv, demir çelik, beyaz eşya, mobilya gibi sektörlerin hepsinde bazı şeyler yapıldı. Bu sektörlerin bundan sonraki gelişmelerini, dünyadaki ekonomik gelişmeleri yakından takip etmeden, hemen spekülatif bir yaklaşımla olaya eğilmek doğru olmaz. Dünyanın değişik piyasalarında da otomotiv sektörü açısından bazı müspet gelişmeler de var. O gelişmelerle birlikte ele alıp bir izleyelim konuyu. Konuyu izlemeden, yakın takibe almadan nereye gidiyor. Sektör kendine ne adımlar atıyor. Dünyadaki gelişmeler nereye gidiyor. Bütün bunları birlikte değerlendirelim ondan sonra oturur yine hep beraber masanın etrafında karar alınması icap ediyorsa yeni kararlar alırız. Ama evvela bir manzarayı gelişmeleri görmek lazım.'
Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere reaktif bir hükümetimiz var.

Kısa çalışma ödeneği başvuran alsın mantığı ile değil de, özel sektör temsilcileriyle biraraya gelinerek hükümetin doğrudan teşvik etmesiyle yapılsaydı, belki bugün böyle anormal yüzdelere ulaşmazdı işsizlik oranımız.

Dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz: reaktif olmak, inatla reaktif olmaya devam etmek. Yani, dış faktörlerin yönlendirdiği, başkalarının öngörüleriyle hareket eden ve edilgen. Pardon ya, Osmanlı'nın devamıyız diye tutturanlardan başka ne beklenir ki?

16 Kasım 2009 Pazartesi

Şapkayı alıp kaçmak ya da kaçmamak, işte bütün mesele bu

"Fötr şapkalarını alıp kaçanları çok gördük." dedi R.T.E. "Bundan önce olduğu gibi de kalkıp, bırakıp gitmem. Gereği neyse onu yaparım."

Bir nevi eski Türk filmi repliği: 'Gereği düşünüldü. Yaz kızım mübaşir..'. Gereği neyse onu yaptı, yapmaya devam ediyor da zaten.

Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu Anayasa Mahkemesi kararıyla sabitlenince, bir gece yarısı operasyonuyla askeri darbe tehdidini de bertaraf etti. Akepe parti örgütü devlet mekanizmasına en ince noktası-virgülüne kadar entegre edildi. Cumhurbaşkanlığı dahil, tüm organlarda mutlak hakimiyet sağlandı, sağlanacak.

Hukuk devletinin olmazsa olmazı yargı bağımsızlığı  ve kuvvetler ayrılığı ilkeleri, HSYK'da Adalet Bakanı ve müsteşarının doğal üye olarak bulunması ve Kurul üyelerinin Cumhurbaşkanı tarafından seçilmesi sayesinde delik deşik edildi.

Bir yandan, Doğan grubuna kesilen vergi cezası davasında Maliye Bakanlığının 'reddi hakim' talebiyle 'devlet olarak hakimlerime güvenmiyorum' demesi; diğer yandan, K. Irak'tan gelen PKK'lılar için 'teröristlerin ayağına mahkeme gönderilmesi' olarak görülen uygulamada teröristleri serbest bırakan hakimler. Kısaca 'benden taraf olanlar' ve 'benden taraf olmayanlar' şeklindeki paranoya. Hukuk siyasallaştırıldı, normalde siyaset hukuksallaştırılacağına.

Doğrudan Başbakan'a bağlı olan TİB (Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı), yetkili mahkeme tarafından verilen arama kararına, 'gizli' diyerek istenen kayıtları vermeyebiliyor. Danıştay'ın yürütmeyi durdurma kararına rağmen, Uşak Eşme'deki altın madeni Çevre Bakanlığının talimatıyla faaliyetlerine devam edebiliyor. Düşünün ki, yetkili mahkemelerin kararlarına uymaya gerek görmeyen kurumlarımız, bakanlıklarımız var artık...


10 Kasım'da, Atatürk'le ilgili açılan pankartlar için Meclis Başkanına "Attırsana o pankartları. Meclis böyle mi yönetilir?" dedi. Meclis Başkanı da "Gereğini yapacağım." diyerek, demokrasi söylemlerinin aksine, ne kadar diktatoryal bir şekilde yönetildiğimizi kanıtladı.

Arada kazara protesto eden olursa, karikatür çizmeye kalkanlar olursa, muhalif yazılar-kitaplar yayımlanırsa vay hallerine. Keyifli bir günündeyse, en hafifinden azar işittikleriye kalırlar, yalancılıkla, spekülatör olmakla, provokasyon yapmakla suçlanırlar, rezil olurlar, bir daha toplum içine çıkamazlar. Aynı mekanda bulunuyorlarsa yukarıdakilere ek olarak, derhal tekme-tokat, apar-topar, ağızları kapatılarak ya da ense köklerinden kedi yavrusu gibi kavranıp uzaklaştırılırlar. Diğer hallerde kamu görevlisine hakaretten, devlet büyüğüne hakaretten, kişilik haklarına saldırı ve benzeri nedenlerden bir hapis cezası veya tazminat davasıyla karşı karşıya kalırlar ki, Allah düşmanımın başına vermesin.  

Willam L. Shirer 'Nazi İmparatorluğu' isimli üç ciltlik eserinde, Hitler'in Weimar Cumhuriyeti'ni bunlara benzer parlamento darbesiyle yıkarak aslında diktatörlük olan Demokratik Cumhuriyet'i nasıl kurduğunu anlatıyor. Benzetmek gibi olmasın ama...

12 Kasım 2009 Perşembe

Yoğun bakımdayken felç olduğumu anlıyorum

Anlatılanlara göre, büyük bir heyecan içinde, gözlerim fal taşı kadar açık, yatakta dimdik oturarak sormuşum: 'Gözümde çapak var mı?' Ve yanıt beklemeden, tekrar düşüp uyumuşum.

Yoğun bakım ünitesinin ortamı ameliyathane kadar olmazsa da korkutucu. Ameliyathaneden farkı daha sıcak ve yattığınız yerin daha yumuşak olması, sanki. Her yanım çeşit çeşit makinalarla dolu; her biri ayrı bipleyip, yanıp sönüyor, kolumda ve göğsümde elektrotlar, iki bacağımda neredeyse alçı kadar kalın sargılar, daha kim bilir neler...

Kendime geldiğimde yorgundum. Kafam boynumun üzerinde taşıyamayacağım kadar ağırlaşmıştı; biraz da büyümüştü sanki. Ne kadar da olsa bir sersemlik de vardı. Her şey çok yolundaymış, bir yaramazlık yokmuş gibi gelmişti ilk an. Üstüme örttükleri beyaz örtü pike değildi de, çarşafdı herhalde, çünkü ne kadar hafifti.  O an, ameliyattan önce doktorumun felç olma durumuyla ilgili uyarılarını hatırlayınca, korktum. Hiç kıpırdamadım ki, hissetmediğimi, hareket edemediğimi yanlızken fark etmeyeyim. Yanımda bir destek olsun, birinden güç alayım istedim.

Ayıldığımı haber verince, aşkım geldi beni görmeye. Sanki yıllardır onu görmemişim gibi oldum. Farklı bir sevinç, farklı bir heyecan. Yanıma geldi, duyacaklarından endişeli, yine de kocaman gülümseyerek sordu: 'Nasılsın karım?'. Görüş alanıma, sağ bacağımı okşayan eli girdi. Okşamasına, elinin bir aşağı bir yukarı hareketine takılmışım. Çok garipti. Elinin hareketlerini gördüğüm halde, herhangi bir şey hissetmediğim için, neredeyse bu sahne sadece görüntüde var gibiydi. Gerçek değilmiş gibiydi.

"Elini hissetmiyorum." dediğimi hatırlıyorum; bacaklarımı, ayaklarımı oynatmaya çalıştığımı, başaramadığımı; aşkımın kolunda hıçkırıksız, sessizce ağladığımı.

11 Kasım 2009 Çarşamba

Kılavuzu karga olanın...

http://www.guvenilir.org/2009/11/kilavuzu-karga-olanin.html

Yeni seyrettiğim bir film ve yazım. Keyifle okuyun :)

Boğaz ağrısına, batmasına karşı...

Boğazınız hafif ağrıyorsa, batıyorsa hemen batticon'lu gargara yapın. Bir bardak suya, suyun rengini değiştirecek kadar batticon ilave edin. Ben genellikle çay kaşığını batticon'a 2-3 kez daldırıp bir bardak suyu bu kaşıkla karıştırıyorum. Günde 3-4 kez  boğaz gargarası yapıyorum.

10 Kasım 2009 Salı

Yine bir 10 Kasım


Yazı başlığı: Özür diliyorum 

Atam, şehitlerle beraber kurduğun bu ülkede,
çağdaşlık seviyesinden geri adımlar atıldığı için özür diliyorum;
demokrasi katledildiği için özür diliyorum;
laiklikten nefret edildiği için özür diliyorum;
bilimin ve akılcılığın yerini yobazlık aldığı için özür diliyorum;
'Gençliğe Hitaben'i tam ters anlamda yorumlayan gazeteciler olduğu için özür diliyorum;
'Mustafa' diye bir film yapıldığı için özür diliyorum;
Osmanlı hilafetinin son üyesinin cenazesinde tarikata şov yaptırıldığı için özür diliyorum;
Her '1 Mayıs' günü orantısız güç kullanıldığı için özür diliyorum;
Şehit yakınları T.B.M.M.'ne Türk bayraklarıyla alınmadığı için özür diliyorum;
Türk olarak doğan her bebeğin 10 bin TL borcu olduğu için özür diliyorum;
21. yüzyılda Başkent Ankara'da tuvaleti olmayan okul olduğu için özür diliyorum;
Türkiye ile 'Müslüman Süper Güç' diye dalga geçildiği için özür diliyorum;
En çok da Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında pastadan çıkartıldığın için özür diliyorum.
Atam, özür dilenecekler keşke sadece bunlar olsaydı. Liste daha da uzayacağı için özür diliyorum. 

Diye imzaladım ben, Anıtkabir Özel Defterini. 
Buraya ekliyorum:

 "Ne mutlu Türküm diyene!" sözün ayrımcı kabul edildiği için de özür diliyorum.
 



  

9 Kasım 2009 Pazartesi

Yeğenim domuz gribine yakalandı

Dün akşam saatlerinde teşhis kesinleşti.

Canım Melis domuz gribi olmuş. Ateşi 37-39 derece arasında gidip geliyor. Geçen haftaydı, okuldan ablamı aramışlar, Melis'in servisinden bir çocuk grip oldu, diye. Okul ve servisler dezenfekte ediliyor ciddi ciddi. Hani, başkent Ankara'da şimdiki başbakan R.T.E.'nin mahallesinde, 21. yüzyılın süper gücü Türkiye'sinde tuvaleti bile olmayan okul gibi bir okul değil yani! Neyse...

Bir haftalık rapor vermişler hastaneden. Ama 'domuz gibi testi'nin yapılması sağlık bakanlığı tarafından yasaklanmış. Şimdi düşünün, bu test bir teşhis yöntemi, değil mi? Belki de tek kesin tanı koyma aracı. Yasaklamış bakanlık. Bu şuna benziyor; şiddetli baş ağrısı sebebiyle hastaneye geliyorsunuz, endişelisiniz acaba yanlış giden bir şey mi var diye. Teşhis koymak için MR çekilmesi lazım, ama o da ne? Bakanlık MR çekimlerini yasaklamış!

Bünyesi kuvvetli bir çocuktur. Düzgün beslenir, gerekli vitaminlerini alır. Saatinde yatar, uykusunu alır. İş ki zatürreye dönmesin, zaten tehlikeli yanı bu.

Çok geçmiş olsun Melis'ciğim. Kısa zamanda iyileş canım :)


8 Kasım 2009 Pazar

2010 Avrupa Kültür Başkenti'ne Frank Gehry yakışmaz mıydı?

Bugün, yani bir hafta sonu günü güzel bir şeyler yazayım istedim. Frank Gehry binalarından bahsedeyim size. Kendisi yaşayan en büyük mimarlardan birisi kabul ediliyor, dünya çapında diyorum. California-Los Angeles'daki Walt Disney Concert Hall, 





 Çek Cumhuriyeti-Prag'daki Dancing House,  


    

 

İspanya-Bilbao'daki Guggenheim Müzesi benim favorilerimden, ama her eseri başlı başına bir değer. 







Bilir misiniz ki, 1997'de Frank Gehry'nin Guggenheim müze binası yapıldıktan sonra Bilbao kentinin talihi değişir? Guggenheim'in ardından, bir saat (96 km) uzaklıktaki, doğa harikası olması dışında pek bir özelliği olmayan San Sebasian'da İspanya'nın 3 Michelin yıldız almış ilk 'Bask mutfağı' restoranı açılıyor ve gerisi geliyor; bu da bir artı olarak haneye yazılıyor. Keyifleri için harcayacak kadar para biriktirebilen insanlar; buraya dikkat, zenginlerden bahsetmiyorum; Bilbao'ya 14 Şubat 2010'a kadar giderlerse Frank Lloyd Wright (Modern Mimarlık tarihinin en önemli kişilerinden biri, New York Guggenheim'ın mimarı) sergisini görecekler, ya da ziyaretlerini 12 Aralık'a denk getirenler, saat 18.30'daki yaratıcı süreç aktivitesine katılıp, 20.00'de aynı aktivitenin devamı olan konserle keyiflerini peçinleyecekler. Hazır gelmişken bir de 96 km uzaklıktaki  San Sebastian'a uzanıp, modernize Bask mutfağına 'Merhaba' diyecekler. Tadı damaklarında kaldığından ilk fırsatta tekrar gelecekler, eş ve dostlarıyla birlikte. İşte hikaye bundan ibaret. 


Nereye varmaya çalışıyorum?


2005 yılından beri konuşulan bir proje var. İnan Kıraç, Tepebaşındaki TRT'ye ait olan garabet; bina demeye dilim varmıyor; Suna Kıraç Kültür Merkezi haline getirmeye çalışıyor. Frank Gehry'e avan (ön) projesini çizdiriyor. Frank Gehry de son eserini bir İstanbul aşığı olarak, bu kentte yapacağı için çok mutlu oluyor. R.T.E. 'aman da aman, ne de güzelmiş' diyor ve tabi hemen ardından Kadir Topbaş'dan da projeye destek mesajları yağıyor. Sütü içen inek dağa kaçıyor, dağ yanıyor bitiyor kül oluyor. Alt yazı geçecek olursak,
dağ=avan projesini Gehry'nin çizdiği Kültür Merkezi projesi 


Elli bin türlü bilgi var ortada, herkesin içinin yağlarının eridiği bu proje nasıl hayata geçmedi, diye. Ben sebepleriyle değil, sonucuyla ilgileniyorum. İstanbul, dolayısıyla Türkiye, büyük bir fırsatı kaçırmış gözüküyor. Yukarıda Bilboa'daki Guggenheim müzesini görmeye gelenler, aktivitelerine katılanlar, İstanbul'a da gelebilirdi, değil mi? Oradan da, mesela yabancı basında sıklıkla ve övgüyle anılan Çiya'ya gider, Türk mutfağının sıradışı lezettinin tadına bakardı. Bunu gören diğer Türk şefler de Çiya'nın seviyesine gelmek için çalışırdı. Başarılı olanlar yabancı basında yer alırdı, bu iyileşme süreci bir sarmal halinde ilerlerdi. 


Bundan sonra, turistlere 'Buraya bir zamanlar bizzat Frank Gehry tarafından ön projesi çizilmiş olan bir kültür merkezi yapılacaktı.' der, o kazulet çirkinlik abidesi TRT binasını gösterirken 10-15 TL'lerini alırız. Türkiye ekonomisine ve GSMH'ya yaptığı katkılardan dolayı, 'Hırka-i Şerif'in bir kartpostalını devlet töreniyle veririz Gehry'ye, olur biter.

6 Kasım 2009 Cuma

Ameliyat sonrası narkozdan ayılma durumları

Aşkımın mesajından da gördüğünüz gibi, Ali Çetin Sarıoğlu'nun ifadeleri beni doğruluyor; ben söylemiştim zaten, çok kolay geçeceğini ameliyatın. Ama ne kadar süreceği konusunu hiç gündeme getirmemiş, işin uzmanına bırakmıştım :) Doktorumun tahmini neydi bilmiyorum ama, ameliyat 3 buçuk saat sürmüş. Kendime gelir gibi olduğumda kusmuşum. Üşümüşüm. 

İnsanlar narkozdan ayılırken çok enteresan oluyormuş. Kimisi küfrediyormuş ana avrat, kimisi ağlıyormuş, kimisi vücudundaki elektrotları sökmeye kalkıyormuş... Ben narkozdan ayılırken herkesi çok eğlendirmişim:

"Gözümde çapak var mı?"

Günün birinde kitap yazacak olursam, kitabımın adı bu olacak :))





 

5 Kasım 2009 Perşembe

Ameliyat sonrası aşkımın gönderdiği bilgi notu

Aşağıdaki yazı 17 Eylül 2004 tarihli.  Aşkımın tüm arkadaşlarımıza ameliyat ve sonrasını kısaca anlatmak için gönderdiği e-posta. 

canim arkadaslarimiz ,

Dilek 10 eylul Cuma gunu ameliyatini oldu,
Yaklasik 8-9 gundur bilgisayarimizi acmadigimiz icin sizlere simdi haberleri
gecebiliyorum.
Operasyon doktorumuz Ali Cetin Sarioglu 'nun ifadesi ile rahat bir operasyon
oldu ve tahmininden once tamamlandi.
Kendi ifadesi 30 yillik cerrah olarak ilk defa boyle bir kitle ile
karsilasmis su gibi mukoza gibi bir kitle beynin uzerinde duruyordu dedi.
Pek sevgili esim her seyin nadir ve zor bulunanini sevdiginden bu konuda da
tam isabetle az rastlanan bir olayi gerceklestirdi.

Ameliyattan hemen sonra yogun bakima aldilar, ilk olarak saat 18:30 gibi
gordum, ilk soyledigi sag bacagini hissetmedigiydi,
sol bacagini da az hissediyordu.Sabah gittigimde onunde televizyon yogun
bakimin gulu pozisyonundaydi.Doktorlar hemen odaya aldilar.
Pazartesi fizik tedaviden geldiler ve hemen calismalara basladilar. Cuma
gunu hastaneden cikana kadar her gun 1,5 - 2 saat sabahlari
fizik tedavi merkezinde ve 3 kerede odada olmak uzere yogun bir sekilde
egzersizlere basladi.

Cuma gunu hastaneden ciktigimizda Dilek az bir destekle kendi kendine
yuruyebilmekte ve her gecen gun daha da iyiye gitmekte.
Pataloji sonucunu yine hastaneden cikmadan once aldik.Cikarilan kitle
"bening meningioma  grade 1 transisyonel "olarak tanimlanmis
vaziyette tum pataloji belirtileri iyi huylu zararsiz oldugunu bildiriyor.Ayrica var
olan kemik dokusu kalinlasmasi da duzenli yapi olarak tanimlanmis.
Yani sukurler olsun her hangi bir kotu durum soz konusu degil.

Pazartesi  20 eylul Doktorumuz Ali Cetin Sarioglu ile bir adim sonrasini
konusacagiz. Eger gerekli gorurse bu operasyonda almadigi diger
kitleleri de  bir yada 2 operasyonla alma yoluna gidecek veya takibe alip
eger bir hareketlenme soz konusu olursa o vakit operasyon karari verecek.

Tum destek mesajlariniz , telefonlariniz icin cok tesekkur ederiz, Dilek ve
benim icin son derece onemli idiler, buyuk moral kaynagi oldular.
Cok ama cok tesekkur ederiz,

En kisa surede gorusmek uzere,

sevgilerimizle,

4 Kasım 2009 Çarşamba

Çabuk söyle, bulunduğun yer zengin mi?

Evet, değerli izleyenler.

Blogumda ilk kez düzenlemiş olduğum ankete katılanlara kocaman teşekkürlerimi aşağıdaki şahane dans gösterisi eşliğinde sunuyorum. So You Think You Can Dance Amerika'nın 5. sezonundan. Kayla yarışmanın başından beri favorimdi ve 4. oldu.

Ankete dönecek olursak, tecrübesizliğime geldiğini itiraf edeyim, çünkü açıklayacak bir sonuç bırakmamışım. Halbuki sadece çöp tenekelerini ve çöpleri sormam gerekirdi, sonuç olarak yüzde kaçımızın nasıl bir ortamda yaşadığımızı söyleyecektim.

Yine de yazayım: ankete katılanların %54'ü ne zengin, ne fakir bir muhitte; %36'sı zengin bir muhitte; %9'u da fakir bir muhitte bulunduklarını ifade etti.